Maçın başlarındaki atmosfer... Sanki Beşiktaş'la değil, Yeşilay sporla oynuyoruz. Salonda ne bir derbi coşkusu, ne bir gerilim... Herkes o kadar rahat ve kazanacağından emin ki... Salonun yarısının boş olduğu yetmezmiş gibi, gelenlerde birbirinden farklı iki bölük:

1-Maçın başından beri "Fenerbahçe... Sen çok yaşa" diye ninni söyleyen bir grup...

2-Sinema izleyicisi gibi çekirdek çıtlatanlar...

Ne takımda bir coşku var, ne trübünlerde... Taa ki, iş ciddiye binince, maçın bitimine az bir zaman kala ve mağlubiyetin ayak sesleri gümbür gümbür gelmeye başlayıncaya kadar... Nihayet trübün biraz kıpırdanır gibi oldu ama geçmiş olsun artık. Mübarekler, takımı desteklemeye değil, nasılsa kazanılacak bir Beşiktaş galibiyetine tanıklık etmeye ve keyfini sürmeye gelmişler. Basketbolla yaşayan bir avuç insan daha başta mağlubiyetin kokusunu sezip kendisini paralıyor ama en az 8.000 insanın izlediği bir maçta 50-100 kişiyi kim takar?

Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan bile değil, Salı'dan, hatta Pazartesi'den belliydi. Son bir ay gerçekten çok kötü basketbol oynuyorduk. Sanki takım düşüşe geçmek, irtifa kaybetmek için bir bahane arıyormuş ve Mirsad'ın sakatlığı ile aradıkları bahaneyi bulmuş gibi bir hal, bir vücut dili... Mirsad'lı veya Mirsad'sız zamanlarda sezon boyu kendisini yerden yere atan, savaşan ve Barcelona futbol takımı gibi top çeviren takımdan eser yok. Sorumsuzca top kayıpları, başına buyruk şut tercihleri, takımı ateşlemek yerine frenleyen saçma agresiflik görüntüleri...

Trabzon maçında da bu kadar kötü ve dağınıktık. Valencia maçında kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ama rakip Valencia değilde Trabzon olunca bir şekilde ıkına sıkına kazanılıyor. Keza öncesinde OYAK maçını hatırlayın. OYAK son periyotta 1/10 serbest atış isabetiyle oynayıp kaybetti. 1/10 yerine 5/10 bile atsalar maçın doğal akışı içinde biz bu yenilgiyi iki hafta öncesinden alacaktık.

Kısacası bundan önce iki hafta hangi diri takımla oynarsak oynayalım kaybederdik. Fikstür avantajımız sayesinde yalpalaya yalpalaya iki haftayı atlattık. Tabii bu süreçte takımdaki düşüşü gören teknik heyetin gerekli kriterleri yapacağı, gerekli uyarı ve müdahalelerde bulunacağı ve bu düşüşe dur denileceği umudunu muhafaza ettik. Fakat gördük ki, ıkına sıkına gelen OYAK ve Trabzon galibiyetlerinden hiç ders çıkarılmamış.

Böyle giderse ekstra ve hesapta olmayan mağlubiyetler devam eder. Ben kazansın veya kaybetsin, kendisini yerden yere atan ve mağlubiyeti kabullenmeyen sezon başındaki Fenerbahçe'yi istiyorum. Vidmar, Mirsad, Ömer ve Kinsey'in sinerjisi bütün takımı elektrikliyor, en umursamaz tipler bile onlara uyuyordu. Greer'in bile zaman zaman canını dişine takıp ekstra katkı verdiği olmadı mı? Oldu? Çünkü o dört oyuncudan yayılan elektrik herkesi ateşliyordu. Ancak görüyoruz ki, yeni rol modelleri Saras ve Lavrinoviç olmuş. Onlar takıma değil, takım onların halet-i ruhiyesine bürünmeye başlamış.

Ruh ölmüş, ruh... O savaşan, her topa atlayan, kazansa kaybetse mücadelede geri adım atmayan Fenerbahçeden eser yok, eser... O Fenerbahçe'yi geri istiyorum. Playofflar başlamadan önce, en kısa sürede...