-
Bir Fenerbahçeli için Galatasaray’ın şampiyonluğuna uyanmak kadar sinir bozucu çok az şey var herhalde şu hayatta. Maalesef tam da böyle meşum günleri idrak ediyoruz şu aralar. Bizim için lig bitti, uzun soluklu bir Avrupa macerasının da sonu geldi, çok kimsenin umurunda olmayan bir Türkiye kupası ve ondan sembolik olarak daha önemli bir Galatasaray maçıyla bu sezona noktayı koyacağız. Sezona kulübe ve takıma dair genel bir analiz yapmak için elimizde yeterince veri var yani. Önce Türkiye’de yaygınca yapılan ve söylediklerinizden ziyade sizi kim olduğunuzla kategorize eden bakış açısına yönelik bir okumayı boşa çıkarmak için bizim kulübü bu sene tam ortasından üçe bölen bir parçanın hiçbirinden olmadığımı ifade ederek başlayayım. Yani moda tabirle “ne Alex’ci ne Aziz’ci ne Aykut’çuyum”. Alex’i ve Aykut Kocaman’ı kulübün önemli figürleri olarak severim saygı duyarım, başkanı kişisel olarak sevdiğim söylenemez, 3 Temmuz öncesi hakkında yazdıklarım da pek olumlu şeyler değil zaten. Netice itibariyle kişileri sevme ya da sevmeme gibi tamamen kişisel, duygusal değerlendirmelerin rasyonel bir analiz yapmayı pek çok Fenerbahçeli için güçleştirdiğini düşünüyorum. Bunu da anlamsız, anlaşılmaz bulduğum sanılmasın, sonuçta taraftar dediğimiz insanın rasyonellikle bağı zaten çok da sağlıklı bir bağ değil ve tam da bu nedenle bir kulübe bu kadar bağlanabiliyoruz.
Önce taraftar, teknik direktör, ve yönetime yönelik ortak bir eleştiriyle başlayalım. Eleştiri derken aslında özeleştiri demeliyim zira bunun dozajını blog olarak bizim de kaçırdığımızı düşünüyorum. 3 Temmuz’la birlikte kulübün başına gelen onca haksızlık, adaletsizliğe karşı iki senedir ses çıkarıyoruz, bu davanın mağduru olduğumuzu haklı olarak beyan ettik ama bu mağduriyeti ifade etme hali gittikçe mağduriyetten hoşlanan, mağdur olmanın konformizmine kapılan ve mağduriyeti kimliğe çeviren bir hal yarattı tüm camiada. Bu son derece tehlikeli bir hal ve bir an önce herkesin bu patolojik durumdan kurtulması lazım. Mağduriyeti geçici bir hal, üstesinden ivedilikle gelinmesi gereken bir durum olarak görmeyip kaderine razı gelerek “ne yapalım işte bizimle uğraşıyorlar” noktasında teslimiyetçi bir ruh haliyle kabul etmek bu kulübe asla yakışmıyor. Mağduriyetini yüksek sesle ifade edip bunu gidermeye çalışmayı, biz zamanla mağduriyet üzerine bir kulüp kimliği inşa etmeye götürüyoruz ki bu kulübün genlerinde olmayan bir şey. Şunu taraftarın, hocanın ve bütün camianın tekrar hatırlaması lazım. Fenerbahçe’nin 3 Temmuz sonrası ayakta kalmasının gerekçesi kulübün çok mağdur olması değil çok güçlü olmasıydı. Ayrıca zamanında örgütlü bir güç olarak hareket edebilmeyi becermiş, bu operasyonun altından kalkabilmiş bir camianın kendi mağduriyetini fetişleştirmek yerine gücünü doğru kullanmayı bilmesi gerek.
Buradan gücü doğru kullanma derken bu işi sevk ve idare etmekle görevli yönetime dair meseleye geçelim. Fenerbahçe yönetiminin pek de parlak bir yıl geçirmediği kesin. Yönetime yapılan bütün eleştirelere yönelik iki argüman var: Birincisi muhalefette bulunan kişilerin karaktersizlikleri ve niyetlerini öne sürüp ehven-i şer olarak Fenerbahçe yönetimine laf etmemek; ikincisi ise süren Yargıtay süreci nedeniyle yönetimin elinin kolunun bağlı olduğunu beyan edip dolayısıyla yönetimin eylemsizliğini meşru ve doğal kabul etmek. İlk gerekçe bizi sinizme götürür, yani CHP ülkeyi daha kötü yönetecek diye AKP’yi eleştirmemek gibi bir durum normal olur bu eleştiriye göre. Şöyle de bir durum var. Mevcut yönetimi eleştirmek ya da mevcut yönetimin gitmesini istemek Fenerbahçe’yi ele geçirmek isteyenlerin eline koz vermek olarak algılanıyor. Bizim gibi herkesin birinin adamı olduğuna inanılan, her sözün, yazının, eylemin, birinin talimatıyla yazıldığı düşünülen bir iklimde bu akıl tutulması da gayet doğal aslında. İkinci gerekçeyle ilgili de şunu sorabiliriz. Bu Yargıtay süreci sessizliği ne zamana kadar devam edecek, yani biz Yargıtay süreci bitene kadar sportif konularda, ya da kulübün hakkının yüksek sesle savunulması gerektiği durumlarda hep sessiz mi kalacağız? Yargıtay dosyayı 5 sene sonra karara bağlasa ne yapalım konu Yargıtay’da konuşamıyoruz diye her şeyi 5 sene boyunca sineye mi çekeceğiz?
Kulübün haklarının yönetim tarafından doğru düzgün savunulmadığını düşünüyorum, zaten şu an ki mevcut yönetim kurulunun böyle bir kapasitesi olduğunu da düşünmüyorum. Normal sade bir taraftarın Galatasaray şöyle korunuyor böyle korunuyor diye feryat etmesini anlıyorum da Fenerbahçe’nin haklarını savunmak için oraya seçilmiş insanların bundan yakınıp hiçbir şey yapmamasını anlamıyorum. Kardeşim sen şikayet edip bir şey yapmayacaksan niye seçildin ?, Yargı süreci var o yüzden susuyoruz diyorsanız aynı soru yine baki, yargı sürecinin devam ettiğini bile bile konuşamayacağınız yönetim kuruluna niye girdiniz ? Başkan özelinde diğer temel eleştiri zaten kronik bir sorun ve anlaşılan bitmeyecek.
Bu blogda 3 Temmuz öncesi gerek benim gerek diğer arkadaşların temel olarak Aziz Yıldırım eleştirisinin gerekçesi kulübün kurumsallaşma ibaresi altında tam tersi bir şekilde gittikçe kişiselleştiğiydi. Aslında bunun doğru olduğunu, kulübün başkanın kişisel müdahalesi ve mesaisi olmadan idare edilemediğini de 3 Temmuz sonrası başkan hapse girince Fenerbahçe yönetiminin ne hale geldiğini görerek bizzat tecrübe etmiş olduk. Başkanın yönetim anlayışının tek adamlık tarzının özellikle hapisten çıktıktan sonra değişeceğine yönelik bir beklentim vardı, ayrıca kendisinin hapisteyken cesur ve ilkeli bir söylemi benimsemesi de geleceğe dair umut verici bir nişane olarak gözüküyordu. Ancak tahliye sonrası ne kurumsallaşma, ne yeni yönetim listesine aldığı kişilerin kalibresi, ne o felaket halkla ilişkiler düzeyi konusunda en ufak bir gelişme ve ilerleme oldu. Üstelik Alex krizini olabilecek en kötü şekilde yönetmeyi becerdi. Kulübün artık bir CEO’su var ama şubelerin profosyonelleşmesi diye bir şey hala söz konusu değil.
Fenerbahçe’nin 5 sene sonrasını planlayan ne bir futbol ne bir basketbolne bir voleybol aklı var. Başkan yine her yere kendisi yetişmeye çalışıyor. Kulübe 24 saatini veriyor o konuda kendisine haksızlık etmeyelim ama zaten mesele de bu. Bir başkan 24 saatini kulübe veriyorsa orda bir organizasyon problemi vardır, çünkü doğru bir planlamada kimse herhangi bir işe 24 saatini vermez. Bu fedakarlık cefakarlık örneği değil kötü yönetim örneğidir çünkü etrafınızda doğru düzgün bir kadro kuramadığınız anlamına gelir. Teknik direktörlerden bağımsız Fenerbahçe’nin bütün şubelerinde bir kurumsal bir akıl ve planlama eksikliği var.
Somut örnekler verelim 2008’de kulüp Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkıp tarihinin en başarılı sonucunu aldığında Sevilla deplasmanında ceza, sakatlık gibi nedenlerle Selçuk oynamak zorunda kalmıştı, 2013 de kulüp tarihinin gördüğü en iyi yerlerden birinde Benfica deplasmanına yine aynı gerekçelerle yine Selçuk’la çıktık.
Bunun adı şanssızlık değil plansızlık, sene başında uzun vadeli bir hesap yapamamak, uzun vadeli stratejik bir akıl geliştirememek. Yani son beş yıl iki kez kulüp tarihinin en iyi derecesini yapıp oralara gelince alternatifsizlikten başın sıkışıyorsa o zaman şanssızlıktan değil bir öngörü eksikliğinden söz etmek gerek. Bu mesele sadece futbolla alakalı değil. Erkek basketbol takımına neredeyse 3 sene 4 numara oynayabilen adam almadık (sonunda ala ala James Gist’i aldık gerçi ) kadın voleybolda Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken bile en zayıf halkamız olan libero mevkiine yine 3 sene oyuncu alamadık. Erkek voleybolda takımla müthiş bir uyum yakalamış hocayı gönderip bir sene sonra geri getirdik, takımın kaptanını sezon boyunca kadro dışı bırakıp kamuoyuna tek bir açıklama yapmadık bu örnekler çoğaltılabilir.
Yani Fenerbahçe’nin kronik sorunlarını giderecek her branşta uzun vadeli plan yapıp altyapıyı ona göre organize edecek, transferleri ona göre yapacak bir stratejik aklı yok. Şubeyi yöneten yöneticiler başkan bir şeyi yap demeden yapmıyor, menajerler yine doğrudan başkanın ağzına bakıyor. Artık bu devirde yetki devretmeden işin ehline değil, kendine en çok kafa sallayana verildiği bir düzenle kulüp yönetilmez. Ne demek istediğimi daha kanlı canlı görmek isteyenler mesela bir Semih Özsoy ya da Violet Duca röpörtajı dinlesinler. Sorulan soru ne olursa olsun röpörtajın tamamında 22 kez “Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım’ın desteğiyle” diye konuşmalarının giriş, gelişme ve sonuç kısmını tamamlayan yönetici kimliğinden kurumsal aklı geliştirecek bir adım beklemek biraz fazla iyimserlik olur.
Teknik direktörün ya da sporcuların kim olduğundan ziyade üst yapıdaki bu yönetim yapısı değişmeden ve bütün şubelerde uzun vadeli planlama yapacak işinin ehli kadrolar görev ve sorumlulukları net olarak belirlenmiş şekilde göreve gelmeden çok da fazla bir şey değişmez aslında. Aziz Yıldırım kulübe çağ atlattı, kimsenin yüzüne bakmadığı amatör şubeleri adam etti, ilgi gösterdi ama artık Fenerbahçe onun 24 saatinin yetmeyeceği bir seviyede, dolayısıyla her şeyi ben yaparım edasıyla doğru düzgün bir kurumsal yapı oluşturmadan böyle yönetmeye devam edemez. Ama başkanın tarzında en ufak bir değişiklik yok, böyle doğu tipi despotizmle bakalım nereye kadar gideceğiz.
Futbol takımı ve Aykut Kocaman’a dair değerlendirmeye gelince aynı şeyleri bu sene üç dört sefer yazdım onların biraz daha toparlanmışı dışında yeni bir şey söylemek zor. Fenerbahçe’nin şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırmasının binbir çeşit nedeni olabilir, Galatasaray lehine medya ve hakem olayları, zamanın ruhu falan bunlar bence de etkiliyor iki takım arasındaki yarışı ama meseleye Napolyon’a atfedilen bir anekdotla yaklaşmak lazım. “Savaşı neden kaybettiniz” sorusuna “mermimiz yok” yanıtından sonra “tamam tamam yeterli” diyen Napolyan’dan mülhem Fenerbahçe kadrosu Galatasaray kadrosundan daha kötü ve niteliksiz diyip diğer gerekçeleri talileştirmek mümkün.
Takımın Avrupa’da geldiği yer kadro kalitesinin üstünde bir yer ve bu seneki Avrupa başarısı eğer bu kadronun birkaç takviyeyle yeterli olduğu inancını beraberinde getirecekse bu seneyi mumla arayan bir seneyi önümüzdeki yıl yaşarız demektir. Aykut Kocaman’ın kafasındaki oyun mantalitesi Avrupa için elemeli ve dolayısıyla rakibe önlemin birinci öncelik olduğu maçlarda işe yarayabilir ama proaktif olmanın şart olduğu bizim ligde bu oyunla zirvede tutunulamaz. Hocanın kafasındaki oyun yapısı Türkiye Ligi’nin gerçekleriyle çok uyuşmuyor, bu kadar çok rakibe odaklanarak, Kadıköy’deki maçlara bile sürekli dengeli,sabırlı başlayıp tempo yapmayarak bu ligde başarılı olmak mümkün değil.
Pek çok kimse kadroda şu an Emre ve Meireles olduğu için unutuyor ama Galatasaray’ın Hamit-Melo-Selçuk’la başladığı bir lige biz Selçuk-Christian-Topal üçlüsüyle başladık. Sow dışında üst düzey forvetimiz yokken Galatasaray’ın 5 tane forveti var, Galatasaray’da hiç süre alamayan Elmander bize gelse direkt 11 oynar,yani sene başında rakipten bu kadar zayıf bir kadro kurup ondan sonra niye şampiyon olamadık diye ah vah etmek çok anlamsız. Aykut Kocaman’a benim yaptığım en büyük eleştiri saha içinde bunun yerine şu oynar mı, şunu niye oynattın dan ziyade geçen seneki felaket kadro planlamasıydı. Dolayısıyla bu sezon en çok eleştirilmesi gereken şey teknik direktör Aykut Kocaman’dan ziyade sportif direktör olan Aykut Kocaman diye düşünüyorum. Aykut Kocaman kendisinin belirttiği gibi ligi 28 puan alınan ilk yarıdaki teknik direktör performansıyla değil Temmuz-Ağustos’da sportif direktör olarak takımı planlama performansıyla kaybetti. Bu kadronun en az 7-8 oyuncuya ihtiyacı var, Ziegler, Yobo, Christian, Caner’in ilk 11 de ki yerlerine direkt oynayacak dört tane üst düzey oyuncu ve kadro alternatifinin artması içinde 3-4 tane takviyeye ihtiyaç var. Fenerbahçe’nin kadro kalitesi ve önümüzdeki yıl için veri alınacak şey 6 tane elemeli Avrupa maçı değil neredeyse 5 tane doğru düzgün oynadığımız maç sayamayacağımız Türkiye Ligi olmalı.
Bir de takımın Avrupa Ligi’ndeki aldığı sonuç sonrası herkesin tuhaf bir şekilde doğru diye düşündüğü yaygın bir yanlış kanaat var. Herkes Fenerbahçe iyi savunma takımı diye tutturmuş, ligde en kötü yanı savunması olarak gösterilen Galatasaray’dan üç gol fazla yemişiz, oynadığımız maçların yarısından fazlasında ilk golü yiyen biz olmuşuz, üstelik iyi sonuçlar aldığımız Avrupa liginde görece daha iyi savunma yaptığımız maçlarda bile rakibe maçı döndürebilecek şansları fazlasıyla vermişiz (Marsilya deplasmanı, Lazio deplasmanı, Apoel deplasmanı Benfica deplasmanı)kişisel hata yapmaya çok yatkın sakar bir defans kadromuz var.(Bursa, Beşiktaş Galatasaray maçlarında kendi kalemize gol atmışız)
Bütün bunları yan yana koyduktan sonra iyi bir savunma takımı mıyız diye yeniden bir düşünmek lazım. Ayrıca rakibi hücumda tehdit etmedikten sonra ne kadar iyi savunmanız olursa olsun bir yerden sonra zaten mesele gol yemekten ziyade golü ne zaman yiyeceğiniz meselesi oluyor. Savunma yaparken kronik olarak kontra yapamadığımız için zaten bizim savunma futbolu dediğimiz şey mahkumiyete dönüyor.
Hasılı kelam önümüzde pek iç açıcı bir manzara yok. Transfer hamlelerinin bir an önce yapılması gerek ama ben hiç öyle olacağını düşünmüyorum. Zaten Aykut Kocaman’ın kadroda öyle radikal bir değişim/dönüşüm yapacağını da zannetmiyorum. Bir kez daha söyleyeyim bu oyun mantalitesi değişmez ve kadro kalitesi radikal bir şekilde artırılmazsa önümüzdeki yıl Galatasaray dördüncü yıldızı takarken biz yine bütün camia olarak mağdurluğumuzun üçüncü sene-i devriyesinde ah vah çekeriz
Alıntıdır.
Mesaj Yetkileri
- You may not post new threads
- You may not post replies
- You may not post attachments
- You may not edit your posts
-
Forum Rules