Fenerbahçe üzerinden adalet arayışı
Türkiye’nin dörtte üçü Fenerbahçe karşıtı olabilir. Türkiye halkının çoğunluğu Fenerbahçe’nin başarısını istemeyebilir. Lakin Fenerbahçe’yi sevmemek, hatta ondan nefret etmek başka bir hissiyattır; onu linç etme ve yok etme girişiminde bulunmak ise bambaşka bir duygu yumağı...
3 Temmuz’dan beri Türkiye’de ‘şike’ meselesinde gelişen olaylar ve takınılan tavırlar, sosyoloji tarihine, ‘toplumsal travma’ veya ‘toplumsal linç’ alt başlıkları için ciddi anlamda tez konusu olabilecek kadar zengin, kaliteli ve eğitici öğeler taşımakta. Hele hele yere düşen bir insana, ‘bir tekme de ben atayım’ gibi ilkel bir içgüdüsel davranış modeli, psikoloji disiplinine ciddi didaktik katkılarda da bulunmakta.
Hayatı hep bir tarafı tutmakla geçirmiş, renk aşkına mağlup olmuş sokaktaki insanın, sevmediği bir spor takımına karşı takınabileceği tavır, en azından insan karakterinin doğası gereği -maalesef- anlaşılabilir nitelikte. Kıskançlık veya sevmediği karşıtının ezilmesini , hatta yok olmasını isteme dürtüsü gerçektir ve değişmesi/değiştirilmesi pek de mümkün olmayan bir insan karakteri yapısıdır. İster bunu Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ teorisi bağlamında değerlendirin, ister Sigmund Freud’un içinden çıkılmaz psikanaliz dehlizlerinde bulunan ‘alt ben’ travması olarak açıklayın. Hiçbir şey değişmez. Zira insan, yaradılışından bu yana ‘öteki’ne karşı hep yabancıdır ve giderek ona düşmandır.
Sorumlu gazetecilik
Buna rağmen bu sokaktaki insana hitap eden bir konumda olan kamuoyu yapıcıları ve özellikle gazete yazarları, sorumluluk duygusunu bir tarafa bırakarak o insanla neredeyse aynı koşutluktaki duygularını yazması, yani kamuoyuna aksettirmesi ciddi bir sorumsuzluk örneği; ayrıca gerçeğin ortaya çıkarılmasına da hiçbir yarar sağlamamakta.
‘Şike’ meselesinde düşünce ve görüşlerini yazanıp bildirenlerin bir kısmının, maalesef salt Fenerbahçe üzerinden adalet arama illüzyonuna girişmesi anlaşılır ve rasyonel bir davranış olmasa gerek.
Fenerbahçe, geçtiğimiz futbol sezonundaki tüm maçlarının bitimine kadar hiç kimsenin, hatta en azılı karşıtlarının bile göremediği ‘şike’yi yapmışsa eğer, gerçekten de ona hem tarihi şike madalyası hem de karşılığı olan ceza neyse tereddütsüz olarak verilmeli. Konu, bu kadar basit olmalı. Gerçekler neyse, ne bedel ödenirse ödensin ortaya çıkarılmalı. Zira post-modern karmaşa hayatında her şeye rağmen ‘doğru’yu çürümüşlükten ayırmamız gerekiyor. Ancak bu süreç bitene kadar, alt benliklerdeki nefret duyguları üzerinden bina edilen her türlü yargısız infaz söylemlerine de artık bir son verilmeli. Özellikle basın mensupları, tuttukları renklere göre pozisyon alıp sübjektif yaklaşımlarda bulunmayı ve kimi gerçekleri görmezden gelmeyi nihayete erdirmeli.
Sorumlu yazarlık bunu gerektirir. Sorumlu kamuoyu yapıcılığı, ‘şeytana ruhunu satmadan’ görüşlerini kamuoyuna iletebilmektir. Alt benliğini bir nebze olsun frenleyebilmektir.
Sübjektif yaklaşıma son
‘Şike’ meselesi, hayatımızdaki kaos kümelerinden sadece birini oluşturmakta. Bu yapıyı görmek, her farklı kümede mümkün ne yazık ki...
Sübjektif yaklaşımlar objektivite kulvarına doğru kaydıkça, inanın çözülemeyen kümeler bir bir dağılacak ve düşecektir, domino taşları misali... Yeter ki ’öteki’ni de anlamaya çalışalım, yazarken ve fikir yürütürken... Zira sorumluluğumuz çok büyük.
(İVO MOLİNAS: Şalom gazetesi, Genel Yayın Yönetmeni)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.as...CategoryID=132

Alıntılı Yanıtla





