"Burada anlatılan her şey hayal ürünüdür"
27 Haziran 1996
1 hafta önce dünyaya gelmişim, kayıtlarda öyle geçiyor. Diğer yeni doğan çocuklardan tek farkım bir aile sıcaklığından uzak ve bir anne şefkatinden maruz kalmamdı sanırım. 2 gün önce sahipsiz bir şekilde bir yetiştirme yurdunda buldum kendimi. Doğduğum yerden kilometrelerce uzak bir şehre göndermişler beni. Yeni ailem ve yeni bir hayatın başlangıcı burada atılıyordu. Bir gün gerçek ailemi bulabilir ve gerçek sıcaklığı onlarla yaşayabilir miydim kim bilir?
19 Haziran 2002
Doğum günüm 2 gün içinde yine tüm sönüklüğüyle kutlanırken 6 yaşındaki bir çocuğun soğuk tebessümünü ısıtan bir hediye almıştım. Bakıcılarımızdan Solhanlı İsmail Abi bana bir futbol topu hediye etmiş, saçlarımı da her iki taraftan kazıtarak mohikan tarzı bir saç ile beni baş başa bırakmıştı. Buna o zamanlar pek anlam veremesem de 1 gün önce oynanan Dünya Kupası 2. Tur karşılaşmasında Çeyrek Finale çıkmak için Japonya ile karşılaşan Milli Takımımızda, galibiyet golünü atan Ümit Davala'nın o enteresan saç modelini, bir zafer sarhoşluğu olarak benim kafamda uygulamış olduğunu daha sonraları anladım. Neyse ki iyi günümdeymişim de golü Hasan Şaş atmamış. Kafa da biraz saç olması, olmamasından iyidir.
Yaz günleri çabuk geçiyordu. her ne kadar sıcak olsa da İzmir'in sıcağını alıp götüren İmbat rüzgarı insanı kendinden alırdı. Giderek büyüyordum ve el ile ayak becerilerim gelişiyordu. Neredeyse tüm günümü, Sahile yakın yerlerde top oynayarak geçiriyor, boş zamanlarımda Tv'de futbol maçlarını takip ediyordum. Neredeyse ilkokul bitene dek bu böyle sürdü. Yaş atladıkça hem fiziken hem de zihinsel olarak futbol hayatımın bir parçası oluyordu.
13 Eylül 2007
Bugün futbola en temel noktadan başlama günüydü. Küçük ilçemizin amatör takımlarından biri olan Yeni Foça Belediyespor ile amatör sözleşme imzaladık ve takımın genç yıldız kadrosuna dahil edildim. Lisans falan adı geçiyordu. Ben her ne kadar o zamanlar ne olduğunu ve neye yaradığını bilmesem de sanırım güzel bir şey diye düşünüyor işin o kısmından ziyade artık bir takımın parçası olduğum için yerimde duramıyordum. Artık daha düzenli bir şekilde futbol oynayabilecek ve kendimi geliştirecektim.
Yaş gruplarımıza göre bölgemizde oluşturulan ligde mücadele ediyorduk. Her hafta bir maç oynuyor, kazanıyor, kaybediyor ya da berabere kalıyorduk. Bir çocuk aklıyla kazanmanın veya kaybetmenin önemli olmadığı yıllardı. Önemli olan eğlenmek ve bunu hep beraber yaşamaktı. Bu arada diğer zamanlarımda ise eski bir İngilizce öğretmeni olan "Sinyor Selim" lakaplı biraz tatlı biraz da sert bir dayı olan Selim Dayının yanında geçiyordu. Selim Dayı'nın bir kahvesi vardı. Kasabanın en güzide mekanlarından biri. Sadece ağababaların, yiğitler ve efeler orada oturur, çay içer, kahve yudumlar ve benim pek de önem vermediğim bir şekilde ülke meselelerinden bahsederlerdi. Sanırım bu meseleler sonsuzluk taşıyordu çünkü hiç bitmiyordu. Ben Selim Dayı'nın yanına hafta sonları -yurttan özel izin alarak- gider, çıraklık yapardım. Kendime harçlık biriktirir ve harcardım. Sonuçta bir çocuğun ihtiyaçları sınırsızdı çünkü o paranın hatırı sayılır bir derecede biriktiğini pek hatırlamıyorum.
Selim Dayı'ya "Sinyor" derlerdi. Gençliğinin bir bölümünü İtalya'da Sicilya Adasında geçirmiş. Çok önemli insanlarla orada işler idare etmiş biriydi. Sofistik bir yapısı vardı ama kabaydı. Hiç bir şeyi kafasına takmayan biri olarak görünse de çevresindeki her şeyi, öncesini ve sonrasını rahatlıkla görebilen ve müdahale etmeyi seven biriydi. Sanırım başına gelen bir çok kötü olayın sebebi, bu karakterinden kaynaklanan bir durumdu. Bana geçmişinden pek söz etmezdi. Sadece bol bol öğütler verir, benim can sıkıcı maç hikayelerimi dinler ve zaman buldukça İtalyanca ve İngilizce eğitim verirdi. Bir çok sözcüğü onun sayesinde öğreniyordum. Her ne kadar okunduğu gibi yazılmamasını yadırgasam da farklı bir dili gün geçtikçe öğrenmek hoşuma gidiyordu.
Bir gün okulda tam hatırlayamadığım bir olay yüzünden yakın arkadaşlarımdan biriyle kavga etmiştik. Olayı pek hatırlamasam da güvendiğim birinin ona olan güvenimi kırmış olması beni epeyi sinirlendirmişti. Ben her zamanki gibi soluğu Sinyor Selim'in yanında alıyordum. Sanırım durumun farkına varmış olacak ben leb demeden elini omuzuma atarak "Gel evlat sana bir hikaye anlatayım" dedi ve anlatmaya başladı ;
Dere kenarında kızgın güneşin altında kurbağa güneşlenirken yanına yaklaşan akrebi görünce zıplayarak derenin ortasına kaçmış. durumu gören akrep:
-"korkma kurbağa kardeş sana işim düştü" demiş.
kurbağa:"sen akrepsin bana ne işin düşebilir" demiş.
akrep: "beni karşıya geçirmeni rica edecektim."
kurbağa: "git manyak mısın sen akrepsin adamı sokarsın."
akrep: "seni sokarsam ben de derenin suyuna kapılır ölürüm."
diye aralarında bu tür konuşmalar geçmiş ve akrep kurbağayı ikna etmeyi başarmış. akrep kurbağanın sırtına binmiş ve derenin ortasına geldiklerinde akrep kurbağayı sokmuş.
kurbağa bağırmış "ne yaptın? ben bir kaç dakika sonra öleceğim ve ters döneceğim. sen de suya düşüp boğulacaksın."
akrep "biliyorum ama ne yapayım tabiatım böyle. bunun için yaratılmışım.
demiş. Bak evlat herkesin doğasında mutlaka bir konuda yanlış yapmak vardır. Bazen hoş görmek gerekir bazen de deli olmak. Vereceğin tepki karakterinin yansıması olacaktır.






